Benim, Küçük, Tatlı Ekspedisyonum LİKYA

Hedefe varmak değil sadece yolda olmak istediğinde, hayatın hızından yavaşlayarak kaçabildiğin yoldur Likya Yolu...

Beş sene önce sadece 4 gün kadar deneyimlediğim Likya Yolu'nu bu sene yeniden yürüdüm. Eylül'ün 29'unda başlayarak 7 gün süren tatlı maceramda yalnız değildim. Merak edenler ve biz yürüyenlere anı olması için hazırladığım yol notlarımızı, fotoğraflarımızı paylaşmak istedim.

Geçtiğimiz bahar ayında dost sohbetlerimizden birinde Likya'ya gitme konusu açtım ve aynı heyecanı Suzi ve Volkan'da görür görmez bu işin lafta kalmayacağını anladım. Suzi ve Volkan ile yaptığımız plana kısa süre içinde Serhat da katıldı. Çok geçmeden yıllık izinlerimizi ve uçak biletlerimizi almıştık bile. Artık yazın koşturmacasına birde Likya hazırlığı eklenmişti. Ekip üyelerinin eksikleri, ortak kullanım için gereken ekipmanlar, rota ve diğer detaylar önceleri yavaşça, son haftalarda ise oldukça hızlanarak tek odak noktamız olmuştu. Yolculuğumuza iki üç hafta kala sürpriz bir kararla Ulaş'da aramıza katılmış ve beş kişi olmuştuk. Aslında böyle uzun bir yürüyüş, zorlu bir tatil için sayımız belkide fazlaydı fakat bunu yürüyüşümüz başladıktan sonra fark edecektik. Sonuç olarak günler hızlandı ve hazırlıklar ucu ucuna tamamlandığında yolculuk başladı.


27.09.2014 Cumartesi - 1. Gün

07:45'te Dalaman hava alanına Suzi, Volkan, Serhat ile indik. Plana göre Ulaş motosikleti ile gelecek ve 1. günün akşamı Faralya'da bize katılacaktı. Gördüğüm en tatlı hava alanıydı Dalaman, küçük, eski ama temiz, nostaljikti birazda, birde palmiyeler, yeşil tepeler ve deniz başka bir ülkede olduğumuz izlenimi verdi bana. Çabucak çantalarımızı aldık ve kişi başı 7.50 TL vererek 08:30'da hareket edecek olan Fethiye servisine bindik. Yaklaşık bir saat süren yol sonunda Fethiye otogardaydık. Kahvaltı sonrası 12.00'de Ovacık'a giden araca kişi başı 3,5 TL vererek bindik ve sapakta inerek başlangıç noktasına kısa bir yürüyüşle 12.35'te ulaştık. 




Başlangıç tabelasında fotoğraf çekimi sonrası 12.42'de yola girmiş olduk. Çok kısa bir orman yürüyüşünden sonra artık alışılmış güzelliğiyle ölüdeniz sağımızda görünmüş ve biz yükseldikçe dahada bir güzelleşmişti. Manzaraya yamaç paraşütü yapanlar da eklendiğinde bir aşağıya bir yukarıya bakar olmuştuk.


                             


Saat 14:00 gibi ilk molamızı 570 metrede verdik. İlk gün oluşu ve yol yorgunluğu ile çok kolay ama biraz yokuş olan bu parkurda sık mola vermeye başladık. Yağmur beklediğimiz ilk gün, daha hızlı/az molalı yürümemiz gerektiğini saat 15.00 civarında başlayan yağmurla anlayacaktık.







Likya kitaplarında yer alan, Fethiye-Faralya rotasının sembolü olan kayalığa geldiğimizde mola verdik. İlk hedefimiz olan bu kayalığa ulaşmanın mutluluğunu yaşarken yağmur yüzünden çok oyalanmadan yürüyüşe geçtik. Yağmur gittikçe şiddetlenip sağanağa dönüştüğünde artık kaçacak yerimiz yoktu ve Faralya'ya varmak için hızlandık.





Ölüdeniz ve Fethiye'yi gören sırtın bitiminde daha az eğimli bir yolu takip edip, yarım kalmış villa inşaatlarının olduğu bir düzlüğe çıktık. Tam bu sırada bizim gibi yağmurdan kaçan dağ keçisi sürüleri bizi sollamış ve inşaat halindeki villalara girmişti, sığınacak bir çatı kalmadığını görüp devam etmek durumunda kaldık. Yol, stabilize yola dönmüş ve hafif hafif döndürerek iki tarafı orman olarak devam ediyordu. Yağmur ve sisin içinde Likya'nın meşhur, kırmızı beyaz işaretlerini kaybetmemeye çalışarak 2 saatten fazla yürüdük, sonra bir köyün içinden inişe geçtik.







Bize ilk gün çok uzun gelen bu ıslak inişten sonra Faralya'ya 19:30 gibi vardık. Buradaki konaklama tercihimiz okuduklarımızın etkisiyle http://www.georgehousefaralya.com/ du fakat burnumuzdan su damlar halde bizi içeri bile davet etmeden doluyuz diyen görevli bayan nedeniyle yeni bir yer bulmamız gerekti. (Türk sıcaklığını beklemekle belkide ben hatalıydım, bilemiyorum.) Neyse ki ricamızla yolun başındaki Gül Pansiyon'da yer olduğunu telefonla öğrendiler ve oraya kendimizi attık. Faralya'nın yerlisi olan Gül Hanım'ın fiyatları uygundu fakat artık bıkmış mı, tarzı mı rahat bilinmez çok da ilgili değildi bizlerle. Kişi başı akşam yemeği dahil 40 TL vererek odalarımıza geçtik. Sıcak bir duş sonrası odaları ve koridoru pazar yerine çevirip tüm ıslak eşyalarımızı kurutma çalışmalarına başladık. O sırada Ulaş'da gelmiş ve ekibin tamamlanması, ısınması ile keyfimiz yeniden yerine gelmişti. Akşam yemeğimizi yedikten sonra, rota üzerine konuşup, farklı fikirleri değerlendirdik ve rotada değişiklik yapmama kararı aldık, 10.30'da yataklarımızdaydık. 


28.09.2014 Pazar - 2. Gün
Tembellikle 10.30 gibi geç bir saatte kalkıp pazarımızı toplayarak yola koyulduk. Çekmeden sularımızı doldurduk, narları dallarından kopardık ve 1 saatlik cangıl içi dik yürüyüşümüzle kahvaltı etmek için deniz manzaralı güzel bir yer bulduk. 



Ve ocaklar çıktı, sular kaynatıldı, sucuk pişirildi ve pazar kahvaltımızı yaptık. 1 saat sonunda tekrar aynı yoldan tırmanışa geçtik. Patikadan yükselerek düz ve geniş toprak yola çıktık. Yine muhteşem manzara eşliğinde yürüyerek arı kovanı çiftliklerini geçerek Kabak Koyu'na inen dar orman içi patikaya 13.30'da vardık.














Koya 1 saatte indik. Turizm talanına kurban gitmiş olan Kabak Koyu hala güzel ama o kadar kalabalık görmek gerçekten can sıkıcıydı. Sahile en yakın olan lüks tesisinin çardağına yerleştik. Hala nemli olan eşyalarımızı çıkartık, çimlere ve çardak kenarlarına serip yan çardaktaki Kadıköy'lü olduklarını öğrendiğimiz modern hippilerle tanıştık. Alaaddin ve lamba (Gürkan) ile sohbet edip denize girdik.






Plana göre Kabak'da kamp atacaktık fakat 17:30'da Kabak'ın kalabalığından kaçmak için yola çıkıp, ekipteki erkeklerin gazıyla rota değiştirip Alınca'ya kısa ama zor olan şelale yolundan çıkmaya karar verdik. Vadiye girdikten hemen sonra büyük kaya blokları önümüzü kesmeye başladı. Sırtımızdaki minimum on beşer kiloluk çantalar ile bu yolu geçmek bizi epey yavaşlatmıştı. Saat 19.00'a geldiğinde havada karardığından dar vadide çadırlar için uygun bir yer bulup ilk kampımızı atmak zorunda kaldık. Hem sonbaharda oluşumuz hemde kürsel lanet nedeniyle vadideki su yatağında hiç su yoktu. Çorba-makarna-çay üçlüsünden sonra 10.30 civarı yattık. Vadinin içinde ve sık ağaçların içinde oluşumuzdan dolayı kafa lambalarımızı kapattığımızda zifiri karanlık ve net sessizlikleydik. Belkide yattığım en sessiz ve karanlık çadır kamptı bu.


29.09.2014 Pazartesi - 3. Gün

08.40'ta kalkıp kahvaltı sonrası 10.30'da yola koyulduk. Zor olanı seçmek belli bir noktadan sonra soru işareti yaratmaya başlamıştı. Artık çantalarımızla geçemeyeceğimiz dik kayalıklara tırmanmanız gerekiyordu. Aslında tırmanış sporuyla ilgilenenlerin gözünde çok büyütmeyeceği bu geçiş (Tırmanış derecesi UIAA +4) kimi tecrübesiz ve kimi antrenmansız olan bizlerin gözünü biraz korkutmuş ve dönmeli mi yoksa devam etmeli miyiz sorusunu akla getirmişti. Serhat'ın denemeleri ve güven vermesiyle burayı geçmeye karar verdik. İmece usulü çalışmayla çantalarımız elden ele verip, sırayla tırmanarak yukarı çıkmayı başardık. 


                                      
Artık bu kadar zor olmayan yerleri tırmanarak saat 12:00 gibi şelaleye varmış ve şelale havuzunda yüzmeye başlamıştık bile. Buz gibi berrak suyla tekrar moral bulduk.



Yüzme molasından sonra yol sırasıyla, vadi geçişi, patika, çarşak, orman içi şeklinde yükseldi. İşin kötüsü 3 saat süren bu dik çıkışta suyumuz kalmamıştı. Volkan'ın daha önce su olduğunu gördüğü bu yolda da akarsu yatağı tamamen kurumuştu. Ve yanımızdaki sular bu yolda tükendi. Son 1,5 saat susuz devam ederek bizde vaha etkisi yaratan Alınca Köyü'ne vardık.


Kate Clow'un kitabında da yer almış ve Clow'dan pansiyon işletmesi konusunda destek almış olan Bayram'ın yerine geldik. (İletişim : 252 679 1169 - 535 788 1548) Yedi Burun ayaklarımızın altında akıllara zarar manzarası ile bizi bizden alıyordu. 5 sene önceki Likya yürüyüşümde gitme fırsatı bulduğum Gelidonya Feneri'ni sollayarak gördüğüm en iyi manzara unvanını hak eden Alınca - Yedi Burun bu yürüyüşün en iyisi olarak hala aklımda. Bayram abi güler yüzlü, yardımsever gerçek bir köylü hala. Böyle insanlar görmenin zorluğu ve hayatlarımızda ne kadar az oluşları beni yine düşündürdü. Yaşamlarımız ne kadar zor, biz ne kadar zoruz, şehirde! Neyse dönelim Yedi Burun'a, terasından etrafa baktıkça gülüyorduk, zor bir yoldan sonra yine çok mutluyduk. Bol su içtikten sonra Bayram'ın eşi Bircan bize kallavi bir sofra kurdu. Menemen, peynir, salata, zeytin, bal, patates kızartması ve çay, evet açlıkla mekan ve doğal tatlar bir araya gelince bu menü kallavi oluyor :) 







Yemek sonrası diğerleri az ilerideki kayalıklara giderek manzaraya yakınlaşırken Ulaş ve ben ayaklarımızı terasın duvarına uzatarak müzikle, tatlı sohbetle güneşi batırdık. Bayram'ın yeri, arkada bungalovlar, önde kendi evi ve yemek hizmeti verdiği terasıyla, terasın hemen altındaki çadır yerinden oluşuyor. 






Çadır için kişi başı 5 TL verip, duş, tuvalet, teras keyfinden faydalanabiliyorsunuz. Yediklerimize göre de makul bir ücret ödeyip yukalarımızı satın aldık. (Yufkanın bölgedeki adı yukadır, Antalya'nın kırsalı için yufka hala ekmek demektir.) Çadırlarımızı 20:30 civarı kurup, akşam sohbetimizi yıldızların artında çayımızı yudumlayarak yaptık, saat 10:00 gibi de yattık.


30.09.2014 Salı - 4. Gün

Sabah kalkıp toplanmamız ve oradan ayrılmamız 08.30'u buldu. Hedef'imiz Gey adlı köydü (Köy için kimi tabelalarda Ge kimilerinde ise Gey yazıyor. Ben bu yazıda Gey'i tercih edeceğim.) ve yedi burun önümüzde, sarp kayalıklardan inmeye başladık. 


                      
Kahvaltı için uygun bir kayalık bulup 1 saat sonra inmeye devam ettik.


Bir süre sonra tekrar tırmanış başladı ve sadece Likya Yolu'nu yürürken geçebileceğiniz, çok da merak ettiğim, 40- 45 derece eğimle duran dümdüz kaya blokuna vardık. Burası da hiç unutamayacağım yerlerden biri olacak. Neşeli fotoğraf çekimi ve ihtiyaç molasından sonra yine yürüyoruz.











Biraz çıkış, biraz toprak düz yol sonrası tarihi su sarnıcından geçiyoruz. Toplam 3 saatte Gey'e vardık fakat son 15 dakikasını asfalttan yürüdük çünkü işaretli yoldan bir kez çıkıca geriye dönmek her zaman kolay olmuyor. Yolda sürekli gördüğümüz Ge Shop'a ulaştık. Ge Shop’da fiyatlar çok makul, ayrıca kamp ve kafe hizmeti de veriyor. Özellikle yemek yemenizi tavsiye ederim. Sahibesi 15 gün sonra doğum yapacak olan Ge Shop'da uzun bir mola veriyoruz. Aç olanlar yemek yiyor, diğerleri birşeyler içiyor ve yemeklik alış verişimizi yapıp Bel Köyü için tekrar yola çıkıyoruz.




Bel yolu daha zordu, havanın en sıcak olduğu saatlerde bir süre patika takip edip, önce uzun bir kayalık inişi, sonra sürekli orman içinden tırmanarak Bel'in girişinde özenle hazırlanmış Likya Pansiyon'a ( www.lyciamytentcamp.wordpress.com ) yine 3 saatte vardık. İstesek daha vaktimiz vardı ve biraz daha devam edebilirdik ama bir sonraki durakta biliyorduk ki hiç mekan yoktu, hem burası şahane bir manzaraya sahip, oldukça zevkli tasarlanmış salaş, tam bizlik bir mekandı. Kimi sehpalarda beyaz danteller, kimi masalarda tüylü mürekkep kalemleri ve etrafta uçuşan renkli tüller, kumaşlar. Henüz açılalı 3 ay olan pansiyonun sahibesi, güler yüzlü Şule ve Alman tur kafilesi ile tatlı terasta kısa bir bira keyfi yapıp duş, muhabbet, dinleme seçenekleriyle akşam ettik.



Çadırlarımızı kurup, yemeklerimizi hazırlamaya koyulduk. 410 gram ağırlığındaki irmik helvasını Ulaş'a yoğun baskıyla pişirtip, yemek üstü yedik. Yine çok güzel, yine çok sessiz, yine çok huzurlu çadır yerimizde uyku vakti gelmişti.


01.10.2014 Çarşamba - 5. Gün

Sabah kahvaltımız ve çadır konaklamasına kişi başı 30 TL verip hesabı kapattık ve yürüyoruz. Saat 10:00 gibi başladığımız yürüyüşün rotası sırasıyla Belceğiz, Gavurağılı, Pydene ve Letoon. Traktör yolundan hafif bir rampa ile yükseliyoruz, ufak bir düzlükten oluşan otlak alanı Belceğiz'e, 1 saatten biraz fazla sürede varıyoruz sanırım.


Orman içi patikadan oldukça sıcak bir havada hızlı adımlarla  ilerleyip, oldukça dik kayalık inişine geçiyoruz. Saat 14.00 civarı Gavurağılı'na ulaştık ve ilk gördüğümüz eve, su ihtiyacı için yaklaştığımızda demir parmaklıklı kapıda ev sahibi bizi karşılıyor. Hemen güzel evinin bahçesine buyur edip çay ikram ediyor. Oldukça güzel bir taş ev ile huzurlu bir bahçesi olan bu yer aslında ev değil henüz açılmamış olan bir pansiyonmuş meğer. Sahibi Ali Büyüklüoğlu, İstanbul çilesinden kaçıp gelenlerden, Artvin’li olduğunu ama çok uzun yıllardır ailesi ile birlikte İstanbul’da yaşadığını, bu büyük taş evi ve bahçeyi de kendi emeğiyle yaptığını öğreniyoruz. Candan’s Garden adlı pansiyonu yoga ve meditasyonla uğraşanlarla, Likya Yolu'nda yorulup rahatlamak isteyenler için tasarlamış diyebilirim. (İletişim:0532 333 08 08Ali Abi çay ikram ediyor, hemen yolla ilgili sorularımızla karşılıyor. Ekibin rota ve varış noktası konusunda farklı görüşleri bu molada iyice belirginleşiyor. Ali Abi bugün maksimum varılabilecek yerin Letoon yada bir sonraki durağı olan Kınık olabileceğini söylüyor. Tabi ancak vadiye girmeden deniz kenarı rotasından gidersek yapabileceğimizi de ekliyor. Bizim elimizdeki verilerde böyle bir rota yok ama Kate Clow’un yeni baskısına ait haritadan gösteriyor. Sıcaktan bunaldığımız ve daha hızlı hareket etmek isteyen ekip üyelerimiz olduğundan Ali Abi’nin tavsiyesini dinliyoruz. Çirkin, genişçe, bozuk asfaltımsı bir yoldan yükselmeye başladık. Çok geçmeden manzara beliriyor ve yol güzelleşmeye başlıyor. Deniz sağımızda ve muhteşem yine. Ön tarafımız meşhur Patara plajının başlangıcı. Önce yol tırmandırıyor, artık yol tamamen asfalt ve asfaltta yürümek güneşle birlikte hiç hoş değil. Sonra yol inişe geçiyor ve yolun sonuna doğru geldiğimizde Pydnai tabelasını görüyoruz. Sağa, orman içene sokuyor işaretler bizi. Pydnai Antik Kenti’inde ağaçların arasında kaybolmuş ve oldukça  sağlam kalıntılar var, yani bakımsızlık tarihimizi örtmüş yine. Arkelojik açıdan zengin olan topraklarımızda alışılmış bir durum bu. Likya klasiği olan taş kapıdan geçip, artık yolumuza solda domates seraları, sağda orman ile devam ederek düze çıkıyoruz. İşte patara plajının başlangıç noktasındayız. Tıpkı Olimpos gibi nehirle deniz birleşiyor. Nehir’in üstündeki küçük tahta köprüden geçip kısa bir moladan sonra sağlı sollu sazlık, geniş ve düz bir yoldan yürümeye başlıyoruz. Gerçekten buraya kadarki yollar içinde en çirkin olanı bu yoldu. Sazlıklar bittiğinde bu sefer sağlı sollu seralar ve arada sırada evler başlıyor. Etraftan 'hello' sesleri yükseliyor, halk genelde bu yolda çantalarıyla yabancıların yürüdüğünü gördüğü için bizi de turist zannediyor. Onlar hello diyor biz merhaba, ve gülüşmeler, 'aa Türklermiş' cümlelerini duyuyoruz. Artık bir bakkal bulsak bari derken buluyoruz. Mahalle bakkalı Nuri Abi'den 3-5 eksiğimizi aldıktan sonra tatlı bir sohbet başlıyor. 'Niye gavurların tarihi geziyonuz' diyor bize. 'Olur mu öyle şey, bu bizimde onların da tarihi' tadında barışçıl çıkışmalarımızla hemen ikna oluyor ve 'Ecevit zamanında böyle miydik? Bunlar yedi bitirdi bizi' diyerek daha hızlıca siyasetten devam ediyor. Bu konuyu da hızlıca ve onaylar biçimde bitirip vedalaşıyoruz.  biraz daha yürüyoruz ve Letoon Antik Kent’i beliriyor. Saat 18:50 ve 19:00’da kapanacağı için içeriyi gezecek vaktimiz yok maalesef. Müze memuru bize kamp için ilerideki marketin arka bahçesini yada mahalle parkını öneriyor. Medeniyetin içinde kamp yapmak oldukça sıkıcı olacak derken markete ilerleyip arka bahçeye kamp atmak için izini koparıyoruz. Bu arada tüm bunlar olurken ekibi ikiye ayırma kararı aldık. Volkan ve Suzi daha hızlı ilerleyerek Kaş’a daha erken varmak istiyorlardı. Serhat, Ulaş ve ben  aynı tempo ve planda kalarak gidebildiğimiz noktaya kadar yürümeyi tercih ettiğimiz için Letoon ekipçe yaptığımız son kampımız oldu. Yemek sonrası bazı eşyaları ekipler arasında paylaştırıp yattık.


02.10.2014 Perşembe - 6. Gün

Volkan ve Suzi erkenden yola çıkarken biz mışıl mışıl uyuyup ancak sıcağın etkisiyle saat 09.00 gibi kalkabildik. Yine tembelce yapılan güzel bir kahvaltı sonrası toparlanıp yola çıkıyoruz. Xanthos’a kadar yol asfalt, bol araç geçen bir yol olduğu için yürümenin pek tadı yok, kişi başı 3 TL gibi ücret ödeyerek araçla gidiyoruz. Garajda inip çantalarımız yazıhaneye bırakıp antik kenti gezmeye çıkıyoruz. Xanthos en azından kazılarının çoğu tamamlanmış ve bakım altında olduğu için seviniyorum. Zaten onlarca tur otobüsü var, turistler hevesle geziyor antik kenti. Geri gelip çantaları alıyor ve antik kentin sağ yanından geçen asfalt yoldan yükselmeye başlıyoruz. Yol hoşumuza gitmediği için sürekli mobiletli, motosikletli, kamyonetli abileri durdurup Likya Yolu ne tarafta diye soruyorduk ama nafile. Bir ara yolun sağ tarafına girip işaret yakaladıysak da çabucak kaybettik. Sıcak nedeniyle çabuk pes edip tekrar yola çıktık diyebilirim. Sonra mahalle gibi bir yerleşim yerinden geçip yine hafifçe yükselerek Çavdır Köyü’ne geldik. Çavdır’da bari bir kahve bulsak da, şöyle güzel bir mola versek derken sorarak da olsa kahveyi buluyoruz. Biz daha kahveye ilerlerken ilk masa ayaklandı ve 70 yaşlarında bir dayı bize buyurun yaptı eliyle. Kendide bir sandalye çekti oturdu yanımıza, hemen akabinde hızlıca 4-5 köylü daha yanaştı oturdu. Biraz şaşkın ama memnuniyetle selamlaştık. Zaten Türk olduğumuzu anladıklarında sohbet hemen başladı. Simit aldık karıdaki fırından, çay üstüne çay içtik sohbetin yanı sıra. Bu bölge tüm geçimini seracılıkla kazandığı ve işçilerin çoğu mevsimlik geldiği için mal sahipleri genelde boşta ve kahvelerde. Çavdır Köy'ü de biber seralarına sahip bir köy. Sohbet esnasında laf ekonomi ve tabi ki siyasete geliyor. Sohbetten en çok aklımda kalan ise geçen kışın modası 'tapeler' ve dinlemeler ile ilgili. Köylülerden biri hükumet hakkında hararetli konuşmaya başlayınca diğer köylülerden 'amman ha, masanın altında dinleme cihazı filan vardır, gelir alırlar seni maazallah' diyerek gülmeye başlıyor. Hep birlikte tebessüm ediyoruz. 1 saate yakın moladan sonra, kahveden geldiğimiz yöne azıcık geri yürüyüp, mezarlık içinden devam eden işaretli yolumuza kavuşuyoruz.







Bugün hava oldukça sıcak, saat ilerlemiş olsa da yükseldikçe sıcak daha da bunaltıyor ve bir süre sonra bizde jeton düşüyor. Sağımızda, uçsuz bucaksız görüntüsüyle seralar var. Güneşin yansıması ile havayı ekstra sıcak yapıyor. Bir çalı gölgesinde mola veriyoruz, sonra devam. Likyalıların meşhur su kanalları artık ayaklarımızın altında. Kanalları otların arasında geçerken hala bu kadar belirgin olmalarına seviniyoruz. Su kemerinden geçip sohbet ederek yürüyoruz, Çayköy’e vardığımızda birisi sesleniyor, 'O taraftan değil'. Arkamıza baktığımızda köy evinin camında güler yüzlü bir abi seslenen. 'Likya yolu o taraftan değil, şu taraftan' diyor. Yaklaşıyoruz, laflamaya başlayınca kapıya çıkıyor. Su soruyoruz ve kızıyla içeriden buz gibi şişelerde su getiriyorlar. Evi tam yol köşesinde ve Likya Yolu'nun ana yoldan içeri, patikaya bağlandığı noktanın tam karşısında olduğu için geleni gideni seslenerek, patikayı geçmesinler diye uyarmaya alışmış. Bazı insan vardır, hiç bir şey yapmasa, demese bile gözleri, yüzü konuşur ya, iyidir, temizdir o insan hani. Bu baba ve kızı da öyleydi işte. Üstelik bize rota hakkında beta ve su vermişlerdi. Serhat’ın seyahatimizin başında bizlere hediye ettiği küçük çakılardan sarı olanını tatlı kıza veriyoruz. Çok seviniyor. Helalleşip tarif edilen yola girip devam ediyoruz. Kanallarda hala hiç su yok derken su sesi gelmeye başlıyor ve gürül gürül akan su kanalı bağlantı noktasına geliyoruz.





Ayakkabılarımızı, çoraplarımızı hızlıca çıkarıp, ayaklarımızı buz gibi suya sokuyoruz. Ayaklarım beylerden çabuk üşüdüğü için sudan çıkıp etrafa bakınmaya başlıyorum ve mükemmel bir kamp yeri görüyorum. Heyacanla bağırırak Serhat ile Ulaş’ı çağırdım ve onlarda beğenince, çocuklar gibi sevinip planlanandan erken saatte kamp hazırlığına girişiyoruz. Serhat suyu bulunca duş alıyor, Ulaş yemek yapıyor ben ise ayakçı.  Kamp yerimiz oldukça geniş, ortada önceden ateş yakılmış ve ateş yakılmaya hazır taş çember, solumuzda milattan önce beşyüzlü yıllarda yapılmış olan Likya su kanalı. Ormandayız aynı zamanda, yıldızlar çatımız gene. Keyiflice yemek sonrası ateş yakıp, etrafında çayımızı içerek muhabbet edeceğimizin hayallerini kurarken başımıza geleceklerden habersiziz. Ulaş 'Eda sende çakmak var mı?'diyor. O an yok dediğimde inceden bir tedirgin oluyorum. 'Bu çakmağı yol boyu kullandık bitebilir' diye ekliyor Ulaş. Bende kullandığımız diğer iki çakmağın Volkan ve Suzi ile gittiğini hatırlıyorum. E Serhat zaten sigara içmiyor ve yemek yapma işlerine karışmıyor dolayısıyla çakmak taşımıyor. Sonra tabi ki beklenen oldu, çakmak gazı bitti. Yemek yapılmıştı neyseki aç kalmamıştık ama kampta ateş olmaması önemli bir durum o akşam için. Yani az da olsa doğa tecrübeniz varsa çakmak ve kibrit bulundurmak olmazsa olmazdır fakat olmuştu işte. Sonrası oldukça acıklı geçen 2 saatin detaylarına girmeyeceğim. Sadece kamp ateşi yakabilmek için 3 kişi uğraştığımızı hatta izci usulü ağaç dalları ile Serhat’ın ateş yakmaya çalıştığını söyleceğim. Sonuç başarızdı tabi. Pes edip oturduğumuzda Ulaş 'Bu ateş yansaydı efsane olurdu be' dedi, bense 'Asıl böyle bir gecede ateş yakamadığımız için artık efsane bu kamp' dedim. Güldük. Efsanevi kamp gecemizi çok uzatamadan yattık.


03.10.2014 Cuma - 7. Gün

Sabah 07:00 gibi kalkıp çaysız, kahvesiz kahvaltımızı yaparken çalıların arkasından bir ses gelmeye başladı. Ses yaklaştı ve Rus olduklarını konuşmadan tahmin edebileceğiniz 2 Likya yolcusu yanımıza vardı. Kaş'tan gelip Fethiye’ye gidiyorlardı. 1970'lerden kalma dağcı tarzları oldukça hoştu. Bizi görünce önce şaşırıp sonra davetimizi hemen kabul ederek kahvaltımıza katıldılar. Çakmak maceramızı anlattığımızda bize güldüler, 'Peki çakmağınızı kullanabilir miyim?' dediğimde çantası aramaya, ararken de surat ifadesi değişmeye başlayan St. Petersburg’lu gezgin 'Yok' dediğinde hep birlikte bir gülüyorduk bu sefer. Sonuç olarak doğada ateşsiz kalmak sadece bizim başımıza gelen bir durum değil. Rusları yolcu ettikten sonra toparlanıp, işaretleri takip edip, su yoluna girerek suyun kaynağına varıyoruz. Bir kaya bloku çatlağından akan suyun sağından rotaya giriyoruz fakat soldan devam ederseniz rotada bahsi geçen mağaraya ulaşabilir, sonra geri aynı noktaya dönüp buradan devam edebilirsiniz. Biz mağarayı çok görmeye çok hevesli değiliz, bol dikenli, çeşit çeşit çalıların olduğu sırttan yürümeye başlıyoruz. Sıcakla birlikte dikenli çalıların arasından yürümek can sıkıcı. Yükseldikçe solumuzda asfalt yol ve köy manzaraları gözükmeye başlıyor. Görüntünün paralelinde ilerlerken Patara Plajı'nın başlangıcı uzaklardan gözükmeye başlıyor. Bol iğne dikenli çalılardan geçiyoruz, önde Serhat, ortada ben ve arkada Ulaş. Bazen sohbet ederek bazen bacaklarımızı çizen çalıların hatırını sorarak hızlanıyoruz. En çok Ulaş çalılar hakkında ileri geri konuşuyor Bu yol bizi tam traktör yoluna çıkarmışken geri adım atmak durumunda kalıyoruz. Boş bir inşaatı bekleyen 3 köpek üstümüze doğru havlayarak koşuyor, baya ürküyoruz çünkü gayet saldırganlar. Serhat’ın arkasında geriliyor ve yolu biraz uzatarak gerisin geri patikadan devam ediyoruz. Hedefimizdeki Üzümlü Köy'üne biraz daha ileriden, tarlaların içinden geçerek girmek zorunda kalıyoruz ve girer girmez güzel ve zengin bir köye geldiğimizi hissediyoruz. İsmine yaraşır bir şekilde, güler yüzlü bir bir kadın evinin önünden koşarak yaklaşıyor ve koca bir salkım üzüm uzatıyor bize. Hoş geldiniz sohbetinden sonra köy kahvesinin tarifini alıyoruz.


Köy kahvesi üzüm salkımlarının içinde büyük bir yer, sadece kahve de değil burası. Pide, döner, salata vb. yiyecekleri yapan kafe restoran bölümü de var. Kafe kısmı kahvehaneden hoş bir tahta paravanla ayrılmış ve daha çok yerli ve yabancı turistler için organize edilmiş diyebilirim. Güzel bir masa bulup yemek siparişimizi veriyor ve öğlen güneşini burada atlatıyoruz. Biz pide ve salata yedik, kesinlikle öneririz. 14.00’te yola çıktık. Buradan sonraki durağımız önce Akbel, sonra İnpınarı ve Delikli kemer. Üzümlü’den Akbel’e giden yol asfalt ve rampa yukarı devam ediyor, yarım saat gibi kısa bir zamanda Akbel’e varıyoruz. Akbel bana Pakistan havası veriyor, bir sürü eski motor ve mobilet yollarda ve kaldırım kenarlarında, pek trafik kuralları var gibi gözükmeyen geniş bir kavşak beldenin tam ortasında. Ayrıca motor kullanıcıları oldukça esmer ve Pakistanlı tadında. Hemen işaret bulup beldenin aşağısına doğru ileryen asfalt yoldan aşağıda inmeye başlıyoruz fakat izi kaybedince so işareti gördüğümüz Akbel çıkışına gitmemiz gerektiğine karar veriyoruz. Burada ilk kez yol orucumuz bozup otostop çekiyoruz.



Bizi aracına alan Hasan Abi patika girişini bildiğini bizi oraya bırakacağını söylüyor sağolsun. Muğla otoyolu yanından orman içi patikaya giriyoruz. Artık çoğunlukla yokuş yukarı ama orman içindeyiz. Yürüyoruz, yürüyoruz ve yine su kanalını takip ederek hala sıcak olan havada sırtta devam ediyor, yine su kanalını takip ediyoruz. Yedi gün önce başlayan yolculuğumuzu, belki de Patara’da tamamlamayacak olmamız motive ediyor bizi. Dikenler oldukça can acıtıcı vaziyette ve devam ettikçe sağ tarafımız boşluk olmaya başlıyor ve sadece bir kişinin dikkatlice yürümesi gereken bir noktadan  geçiyoruz. Fakat bu noktadan biraz daha önce çalıların arasında ilerlerken karşı yönden gelen Volkan ve Suzi ile karşılaşıyoruz. Patara'ya asfalt yoldan gidip, dönüşü bu yoldan yaparak delikli kemeri görmek istediklerini, Akbel’den sonra Kalkan üzerinden Kaş'a gitmeyi planladıklarını anlatıyorlar. Kısa bir sohbetten sonra vedalaşıyoruz ve Serhat 'Geldik' diye sesleniyor. Sağında seralar ve köyler, solunda ise Kalkan Patara arası enfes bir koy ve güzeller güzeli bir deniz. Coğrafyamızın en eski su kanalının en güzel bölümü Delikli Kemer! Bir köprü misali kemerin üstüne inşa edilmiş kaya bloklarının iç içe geçerek oluşturduğu yapı Likya medeniyetin aynası gibi. Kesinlikle bizden daha medenilermiş. Delikli Kemer'de fotoğraf molası verdikten sonra kemerin solundan aşağıya ormanlık araziye iniyoruz. Tam kemerin altı da kamp için ideal, biz yapmadık çünkü Patara’ya doğru gitmek istiyoruz. İşaretler bizi araç yoluna çıkardı. Burada biraz kafamız karıştı çünkü Likya tabelasından iki tane vardı, iki ayrı rota, ikisi de Patara'ya götürüyor. Hangisi daha hızlı olur diye düşünürken kısa olan 8 kilometrelik rotayı tercih edip önce yoldan aşağıya yürüyüp sonra yine patikaya giriyoruz. Az ileride bir çeşme var fakat bol arı var etrafında. Serhat su takviyesi yapmamıza yardımcı oluyor çünkü hepimiz birden bol arılı çeşmeye yaklaşmak istemiyoruz. Bu sırada koşarak aşağıya iki adam iniyor, selamlaştık. Yukarı doğru ormancı yolundan tırmanıp düzlüğe çıkıyoruz. Artık akşam olmak üzere ve iyice hızlanıyoruz, tarihi yel değirmeni sağımızda ilerlemeye devam. Bugün en uzun yürüyüşümüzü gerçekleştiriyoruz, 25 kilometreyi tamamlamak için son durak Patara. Saat 19:00 ve güneşin batışını gördüğümüz anda Patara olduğunu düşündüğümüz ışıklar gözüküyor. Bu arada ayaklarım inanılmaz acıyordu ama Patara’ya varmak zorunda olduğumuz gerçeği kocaman haliyle aklımdaydı. Çünkü yanımızda yemek kalmamıştı, hoş yemek olsa da ocak gazımız bitmişti zaten, tek seçeneğimiz medeniyetti. Hadi hadi diyerek birbirimizi gazlayarak vardık! Dün buraya gelmiş olan Volkan ve Suzi Neptün Pansiyon’da kalmış ve bize telefonda önermişlerdi. Biz de Neptün’e gittik ve kapısına geldiğimizde mutluluk ve yorgunluk birbirine girmişti, bir birayı hakkettiğimizi düşünen Ulaş içeri adımını bile atmadan pansiyonun bahçesinde ilk bira siparişini verdi, geç kalmadan ona katıldım. Çok sıcak ve sohbeti bol olan pansiyon sahibesi Fatma Abla acele ama güzel bir yemek hazırladı, masada yorgunluk azalıyor mutluluk artıyordu. O gece yol bizim için bitmişti. Henüz devam etsek mi etmesek mi konuşmamıştık ama yol biteceği zamanı bilirdi. Gecesi 30 TL olan konaklamamıza kahvaltı dahildi, odalar rahattı, pansiyonda sadece biz olduğumuz içinde pansiyon eşrafı ile muhabbet edecek vakit boldu. Artık buradan sonra terlikli tatilci moduna girip Patara Antik kentini, uçsuz bucaksız kumsalını, hemen yakındaki Kalkan’ı, daha hızlı olsaydık belki yürüyerek varabileceğimiz Kaş’ı görme zamanıydı. 







Patara'da yüzdük, gezdik ve akşam üstü Kalkan'a geçtik. 17 yıl aradan sonra Kalkan'a  ikinci gelişimdi, inşaat yağmasına kurban gitmiş, üzüldüm. Ulaş'ın motosikletini bıraktığı yerden almak ve güzel bir yemek yemek için Vanilya Bistro'ya (İletişim : 0242 844 13 83) gittik. Vanilya Bistro İstanbul ve modern hayatın kaosunun eseri. Hem aşçısı hem de sahibi olduğu Vanilya Bistro'yu yaşamak istediği hayatı seçerek yakın zamanda açmış Esra. İyi de yapmış, pek lezzetli yemekler yedik, güzel sohbetler ettik tüm akşam boyunca. Cesaretli insanları özellikle kadınları seviyorum. :) Ertesi gün Ulaş' motoruna atlayıp dönüşe geçti, bizde Serhat ile toparlanıp Kaş'a geçtik. Phaselis'e otobüs bileti alıp, çantalarımızı otogardaki yazıhaneye bıraktık. Yanımızda sadece havlularımız  Kaş'ta denize girip dolaştıktan sonra son geceyi geçirmek için otobüse binip Sun Dance Camp'a doğru yola çıktık. 


Bitti...
Şimdilik.

Yorumlar

  1. tebrikler..güzel bir macera olmuş..

    YanıtlaSil
  2. Çok teşekkür ederim, evet güzeldi...

    YanıtlaSil
  3. Güzel anlatmışsınız elinize sağlık. Bölgeye bi kaç kez gittim ama Likya Yolunda hala yürüyemedim. Benim için fırsat ancak 50'li yaşlarımda emekli olursam olabilecek, şimdiden kitaptı malzemeydi, habire blog okumaktı hazırlıyorum kendimi, tabii bedenime de yürüyüşlerle, hafif idmanlarla. Size sorum olacak parkur benim bildiğim genel olarak sağlıklı bir insanın yürüyebileceği gibi ama bazı noktaları sanırım biraz zorlu tırmanış ve iniş açısından. 40'lı ve 50'li yaşlarında (kadın 40 küsur, erkek 50 küsur) bir çift tamamını yürüyebilir mi?(tek seferde olmasa bile 2 yıla bölerek) c.o.

    YanıtlaSil
  4. Merhabalar,

    matdunya olarak kollektif bir yazar ekibiyiz ve bu maceranın yazarı olarak öncelikle ilginize teşekkür ederim.
    Bazı parkurların alternatifleri mevcut, ayrıca okuyacağınız yol notları ve rehber kitaplar rotalara göre size seçenek sunuyor diyebiliriz. Aslına bakarsanız zorluk dereceleri kişinin kondisyon, daha önceki deneyim ve mental durumuna göre değişebiliyor, bu nedenle kişisel olarak zor gelen bir rota için çok zordu yorumlarını pek de baz almamak lazım. Ekip olarak farklı yorumlar getirdiğimiz çok parkur oldu. Bana zor gelen, diğer arkadaşım için öyle değildi. Önemli olan yolun nerede bittiğini kabul edebilme duygusu yada yolu nasıl kendinizle birlikte evriltebileceğiniz gibi geliyor. Sonuçta yolun sınırı yoktur, yolda olan kişinin sınırları olabilir ancak, zorluklar nedeniyle bitirmeniz gerekecek bir parkur gerçek bir bitiş değildir aslında. O yol da parkur da hep orada, bir daha ki sefere saklanabilir. :) Likya' da alternatifler hep mevcut, yaş olarak da sınır yok diyebilirim. Özellikle yabancı uyruklu gezginlerin yaş aralığı 45-70 civarı. Yeterli hazırlık ve istekle çok keyifli bir yürüyüş yapabileceğinizi umuyorum. Tek seferde geçebilmek için mental hazırlığınızın çok iyi olması gerektiğini de eklemeden edemeyeceğim. Şehirli insanlar olarak, güzellikler uzadıkça görme ve anlama yetimiz bazen azalabiliyor, gördüklerimiz sıradanlaşıp bizi yorabiliyor. Bu nedenle 2 seferde daha verimli ve keyifli olacağına inanıyorum. Yorumlarınız ve sorularınız olursa seve seve okur ve cevaplamaya çalışabilirim.

    Keyifli günler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkürler açıklamalar için, tam da tahmin ettiğim gibi yaklaşmışsınız konuya. Ben de açıkçası bu işin kondisyon kadar mental düzeyde de olduğuna inanıyorum. Motosiklet de kullanan biriyim ve motosiklet işinde de işin ustaları, hocaları hep motosiklet kullanmanın büyük kısmının mental düzeyde olduğunu söylerler. Ben şu an kafaca hazırlanmadayım zaten daha ziyade. o kadar çok gezi yaısı ve blog okudum ki parkurların çoğunu kafamda yürümüş kadar oldum. Tabii mühim olan işi eyleme dökmek. Sağlıklı olduğum müddetçe er geç o yol yürünecek ve daha niceleri. Selam ve saygılarımla. c.o.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Dünya IQ ve Penis Haritaları Ters Orantılı mı?

Sarsam Hair Wrap

Kapitalizmin Esiri Olmayan Festivaller